Dünkü yazımda emekliler yılından söz edip düşmeyen enflasyonun sadece TÜİK marifetiyle düşürülebildiğinden söz etmiştik. Maliye Bakanımız Sayın Mehmet Şimşek Beyefendi yine umut verici açıklamalarda bulunarak bunun son çırpınışlar olduğunu, artık enflasyon canavarı diye bir sorunumuzun kalmayacağını ifade etti.


Eskiden olsa bu laflara heyecanlanır, mutlu olurduk. Ancak, yıllar içinde böyle lafları o kadar çok duyduk ki… Hani eskilerin bir lafı var; “lafla peynir gemisi yürümüyor” diye, işte hesap o hesap. Biz yıllarca hep tünelin ucunda ışık aradık da, sonunda kör karanlıklarda kaldık.
Önceki yazımda da ifade ettim; biz üretemiyoruz. Biz başta en temel ihtiyaç maddemiz olan buğdayı bile başka ülkelerden satın alıyoruz. Hani o Fransa Kraliçesi gibi “ekmek yoksa pasta yesinler” diyeceğiz de, şekeri bile başka ülkelerden ithal etmeye başlamışız. Binbir güçlüklerle yapılan şeker fabrikalarını haraç mezat satarsak olacağı bu elbette.
Buğdaydan otomobile, etten şekere, hatta meyve ve sebzelere kadar her şeyi dışarıdan satın alıyoruz. Sonra da Sayın Maliye Bakanı çıkıp ihracatta rekor kırdığımızdan söz ediyor. Bir zahmet ihracat ile ithalat rakamlarını birlikte açıklayıverseler de rekorları görsek…
***
Evvelki bakanımız Nurettin Nebati Beyefendi kendine has ekonomi modelleri geliştirmişti. Onun en önemli ve de ses getiren ekonomi uygulaması “uyuyup altı ay sonra uyanmak” şeklindeydi. Çünkü başka bir şansı yoktu. Sayın Cumhurbaşkanımızın kesin olarak tavizsiz uyguladığı düşük faiz politikasına sadık kalmalıydı. Çünkü inanışa göre “faiz sebep enflasyon netice” idi. Biz de Sayın Nebati’nin önerisine uyup, uyuduk. Hem de bu uyku altı aydan çok fazla sürdü. Bizi uykudan Sayın Mehmet Şimşek’in sert tedbirleri ve de Sayın Cumhurbaşkanımızın “emekli yılı” ifadeleri uyandırdı da, uygulamaları görünce “keşke biraz daha uyusaymışız” diyesim geliyor. “Kamuda tasarruf” falan lafları ediliyor ama yapılanları özetlemek gerekirse “dar gelirliden al, zengine ver” modeli uygulanıyor.
Şimdi geçmişte bu ülkenin gelir kalemleri nelerdi, onlara bakalım. Hayvancılık yapardık ve bu sektörde hem iç piyasanın ihtiyacını karşılar, hem de başka ülkelere hayvan satardık. O iş bitti. Yem fiyatlarının pahalı olması, başta olmak üzere, emeğinin karşılığını bulamayan köylülerimiz hayvancılık işinden çekildiler. Piyasadaki aktörler de üretmek yerine alıp satmanın daha kazançlı olduğunu görüp üretimden çıktılar. Şimdi bu işi birkaç gönül adamı sürdürmeye çalışıyor. Onlar da ne zamana kadar dayanacaklar, belli değil.
Başta buğday olmak üzere ziraat işinden de para kazanamayan çiftçimiz tahammülünün sonlarına geldi. En son, Rize’de çay üreticilerinin tepkisi bazı şeyleri açıklıyor diye düşünüyorum.
Sevgili okuyucu, Bakan Bey ihracat arttı diyor. Artmıştır elbette. İnanıyorum ki, ithalat da artmıştır. Sanayide aldığımız ürünlerin montajını yapıp satarak güya ihracat yapıyoruz. Bu işin sadece istihdama faydası var.
Son söz; aslında bu laf çok uzayıp gider de, ben kısa keseceğim. Bazı dostlarımız borcu borçla kapatarak hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Çünkü kazançları kendilerine yetmiyor. Bizim devletimiz de aynı yöntemle yönetiliyor. Sürekli borç arayıp mevcut borçları ödemeye ve artanıyla da ihtiyaçlarımızı karşılamaya çalışıyoruz. Sanırım böyle de devam edecek.
Yap-işlet-devret modeline müşteri garantisi verip dünyaları israf ettikten, üretici yerine ticaret erbabını teşvik etmeyi tercih ettikten, ülke varlıklarını satarak kaynak temininde bulunup bir de üstüne üstlük milyonlarca mülteciyi topraklarımızda “el bebe, gül bebe” baktıktan sonra hangi tedbiri alırsanız alın, bu iş düzelmez. İşin doğrusu; “zararın neresinden dönülürse kazançtır” deyip eski ayarlarımıza dönmek olacaktır.
Tabi, dönebilirsek…